30 Temmuz 2014 Çarşamba
Hoşgeldiniz,   Üye olmak için tıklayınız | Şifremi unuttum
Kullanıcı Adı:   Şifre:  
ANA SAYFA   |   GEZGİNLER   |   ETKİNLİK TAKVİMİ   |   SERGİLER   |   FORUM   |   YAZI GİRİŞİ  
mcatullus
Hayatı sevip, yeryüzü güzelliklerini görebilmek bir erdemdir.

» Yazarın Diğer Yazıları
2561
Puan
Gezdiği Yerler: Anadalou baştan başa








Bu Yazının Gösterilme Sayısı : 9915
Bu Yazıya Verilen Toplam Puan : 64

Del.icio.us

İlgili Geziler
Louis Cristal ile Yunan Adaları 7 Gece 8 Gün

Zeyve Ermenek
Türkiye > Karaman
Kategorisi: Kültür/Sanat     |     Gezi Tarihi: 19 Temmuz 2008 Cumartesi     |     Yazı Tarihi: 25 Temmuz 2008 Cuma
   Ben Mustafa SAĞLAM. Kızım Mihrican ve eşimle haftasonunda Ermenek'in Zeyve Köyüne gittik. Akdeniz'e dökülen Göksu'nun bir kolu ordan çıkar. Adı da Zeyve Çayı'dır.

   Zeyve Çayı'nın çıktığı yerde çoğu iki-üç asırlık çınarlardan oluşan bir ormanlık vardır. Gölgesinde saatlerce güneş görmeden gezilebilir. Çay'da ise lezzetli alabalıkları vardır. Yaptığımız bu geziyi, resimleri ve bir makaleyi Binrota ailesiyle de paylaşmak istedik. Herkese orayı görmesini tavsiye ederiz. 
 

                   

   
KAYBOLAN BİR KÜLTÜR

 

  Ben, Ermenek’e bağlı Zeyve’de doğdum, çocukluğum da orda geçti. Adının değiştiriliş tarihini pek bilmiyorum ama benim hatırladığım altmışların başından bu yana Yaylapazarı olarak geçer resmiyette. Ama köylüler arasında da hala Zeyve olarak bilinir; öyle söylenir hep. Zeyve, kendisi küçük bir köy ama sulak, yeşillik ve pazarıyla ünlü bir yer; yeni adını da bu yüzden “Yaylapazarı” koydukları kesin.

            

          
Yalnızca bir köy, bir pazaryeri de değildir Zeyve; Toroslar’daki en eski kültür merkezlerinden biridir bana kalırsa. Kültür merkezi demişsem öyle sanatevleri, tiyatroları, okulları, medreseleri olan bir yer değil tabi. “Bu durumda nasıl bir kültür merkezi olsun?” denebilir şüphesiz. Şöyle ki: Zeyve, yabancıların çok gelip gittiği bir yer. Yalnızca çevre il ve ilçelerden de değil, yabancı turistlerin de eskiden beri geldiği yer aynı zamanda. Anımsıyorum, ta benim aklımın yeni ermekte olduğu 1960 yıllarında bile, ki doğru dürüst araba yolu filan da yoktu, yabancı turistler gelirdi oraya. Sırtları çantalı çantalı görürdüm onları. Hem de kadınlı erkekli. “Demek gavur dedikleri böyle olurmuş,” diye ilgiyle bakardık. Onun için diyorum Zeyve Pazarı, o yörede dışarıyla ilişkisi olan tek yer, kültürel yönden dışarıya açılan tek kapıydı diye. Bu yüzden, o çevre için çölde bir vaha gibiydi Zeyve.


      

           
Toroslar’ın o bölgesinin, çoğrafi özelliğinden dolayı dışarıya ulaşımı zordur, orası bayağı bir kapalı havzadır yani. Bu yüzden de, “Taşı ağır bir memleket,” derler bizim Ermenek’ten söz edilince. Bahsettiğim, yirminci yüzyılın o dönemleri, bizim o çevreden dışarıya göçlerin henüz başlamadığı dönemlerdi aynı zamanda. Köy halkının, kendi tarlasını ekip, kendi ekinini biçtiği tarihler.


        
          
           
Hal böyleyken, gazetenin ulaşmadığı, televizyonun henüz icat edilmediği, bir de ortaokulda, lisede okuyanın sayısının üçü dördü geçmediği bir zamanda, kültür ve uygarlık başka nasıl gelecek bir memlekete? Yolu düşen yabancılar yoluyla elbette ki. Bizim oraya da onlarla ulaşırdı, orda görülürdü bilgi, görgü, nezaket ve düzgün bir türkçeyle konuşabilme becerisi.


      

          
Her şey, tabi başta da zanaat, usta-çırak eğitimi yoluyla öğrenilirdi Zeyve’de. Başlı başına bir okuldu demirci, bakırcı, terzi, ayakkabıcı ve berber dükkanları. Su değirmenleri dersen ona keza. Okumanın az olduğu yerde, çıraklık bir umut kapısıydı gençlerin geleceği açısından. Özellikle ayakkabıcı, bakırcı ve demirci dükkanlarında dört çıraktan aşağı olmazdı hiç.


         
 
          
Herkesce iyi bilinen bir şey vardı ki, kötü bir usta, beceriksiz bir çırak, ham bir kalfa, ekmek kazanamazdı Zeyve’de. Zanaat erbabı olmak isteyenler, ustaya dikkat etmeli, onun maharetlerini kapıp, işin püf noktalarını öğrenmeliydiler kendilerine ayrı dükkan açabilmeleri için. Zanaat eğitimi uzun sürerdi bu yüzden de. Örneğin, yenekli bir pide, kolayca bayatlamayan bir somun çıkarabilmek için birkaç yaz iyi bir fırıncının yanında çalışmalıydınız. Çayın demini iyi tutturmak, iyi bir kahve yapabilmek için de ustadan epeyce bir azar ve tokat yemeniz gerekirdi.


          

           
Bir onlarda değil, hepsinde öyleydi zanaatın. Birkaç gün ustanın yanında görünüp de sonra, “Ben bu mesleği kavradım,” diye çıkıp gelme yoktu. Çeliğe iyi bir su verebilme derecesinde bilgiye erişmek için ta küçük yaştan başlayıp, askere gidinceye kadar çekiç sallamak zorundaydı bir kişi. Ki, yaptığı sağlam olsun, müşterisi ona güvenebilsin.


  
      
          
         Çevre köylerde pek çok kalfalar vardı Zeyve’de yetişip de dükkan açan, ekmeğini o işten kazanan. Bu yüzden de çevrenin en önemli meslek edinme yerlerinden biriydi Zeyve.


           
Ayrıca bütün çıraklar, kalfalar, kendi mesleğinden olsun, olmasın, ordaki her ustaya saygı gösterirlerdi ve kendi ustası sayarlardı onları. Elbette böyle bir zorunluluk yoktu ama usul, gelenek vardı. Yani ustalar da, çıraklar da, kalfalar da ortaktı orda. Ve o Zeyve Pazarı esnafı ile oranın müdavimleri, birlikte koca bir aile gibiydiler. Hem de öyle bir aile ki, bütün dertler, acılar ve sevinçler paylaşılırdı aralarında. Birleşilerek aşılırdı zorluklar. Birbirlerine duydukları kendilerine has bir sevgileri saygıları vardı hep. Öyle bir birliktelikti onlarınki.


           
 
          
Ve en önemlisi, emek çeken, emeğe değer veren, üretgen bir toplumdu Zeyve’dekiler. Öyle gün boyu boş boş oturup, çene çalmazlardı. Yaşlı ustalar dışında boşa zaman harcayan olmazdı hiç. En çok çalışanı da değirmenlerdi herhalde. Takırtılar, gece gündüz kesilmezdi. Benim aklımın erip geldiği sıralarda, en az on değirmen taşı vardı dönen. Önceleri daha fazlaymış ama nedendir bilmiyorum bir kısmı işlemez olmuş, yıkılmış. Oluklara gelen suyun kemerleri dururdu yalnızca, hala da duruyorlar. Her gün çevre köylerden bir hayli at, eşek, deve yükü buğday gelir; un, bulgur olarak geri giderdi. Her kış başlangıcı, bir iki hafta darıya dönerdi değirmenlerin taşları. Bazen de, değirmende ekmek yapılırdı o taze darı unundan ve gelen giden sıcak sıcak yerdi. Lezzetine doyulmazdı o yeni öğütülmüş unun ekmeğini yerken.



         

           
Hurda demir parçaları gelir; ordan balta, keser, tahra ve saban demiri olarak giderdi evlere. Top top kumaşlar gelir, insanların üstünde giysi olarak çıkardı. Erkekler, saçlı sakallı gelirler, tıraşlı ve temiz olarak dönerlerdi ailelerinin yanlarına. Demek istediğim, en iyisinden mal üreten, hizmet veren bir yerdi Zeyve Pazarı.



         
 
          
Her yerde olduğu gibi zamanla orası da değişti tabi. O ünlü ustalar öldü, yerlerine onların gibileri gelmez oldu bir daha. Gelenler de teknolojiye yenik düştüler; her şeyin fabrikada yapılanı çıktı, daha ucuza hem de. Önce bakırcı dükkanları kapandı aliminyum, çinko ve plastik kaplar çıkınca. Arkasından demirci dükkanları kapandı bir bir. Kimse ayakkabı yaptırmaz oldu ve ayakkabıcılar yanlarına çırak bulamayıverdiler o mesleği devam ettirecek. Toroslar’ın başlarında bile motorlu veya elektrikli değirmenler çalışmaya başladı, ihtiyaç kalmadı bizim ordaki su değirmenlerine.



         
 
          
Yirminci asrın son çeyreğine girerken o eski ustalar da, çıraklar da, kahveler de, kahveciler de piyasadan çekilmişti tek tek. Bizim o güzelim Zeyve’miz, zamanın getirdiği makineleşmeye yenik düşmüştü sonunda; bir çağ kapanmıştı.



         

           
O Zeyve Çayı, yine eskisi gibi şarıl şarıl akıyor. Her biri beş altı asırlık olan çınar ağaçları yine ordalar ve diplerini koyu bir gölgeyle gölgelendiriyorlar yazları. Pazaryeri, hafta sonları iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor yine. Kahvehaneler, lokantalar açık. Fırınlar çalışıyor. Su değirmenlerindense ancak biri, ikisi dönüyor. Onlar da günün büyük bir kısmında istirahatteler zaten.


         

           
Günümüzde de, ihtiyaç olabilecek hepsi fazlasıyla var orda, her aradığını bulursun; ama hiçbir şeyin eski tadını bulamazsın. Oraya her varışımda bir şeylerin eksik olduğunu hissederim. Kahvecinin verdiği çay, eski çay ama Kamil Koca’nınkini tutmuyor, ondaki koku, ondaki tat yok. Fırınlarda yine saç kebabı pişiyor, pideler çıkıyor fakat Hamza Ahmet’in pişirdiklerinin lezzeti yok hiçbirinde. Değirmen takırtıları, demircinin çekiç sesleri, bakırcının “Tan! Tan!”ları, ustalar arasındaki o şakalaşmalar, gülüşmeler yok. Yaşayanlar için, anısı var yalnızca.


         

           
Kısacası, zamanın altında kalan, bir döneme gömülen altın bir çağdı Zeyve’nin o günleri. Kaybolan ama anılmaya değer bir kültürdü o. Keşke sürdürülebilseydi ama olmadı. Boşuna dememişler, “Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu vardır,” diye.

                                                                                                     Mustafa Sağlam

Şehiriçi Ulaşım
Mersin'den Gülnar yolu üzerinden 200 km
Şehirlerarası Ulaşım
Karaman- Ermenek veya Mersin-Anamur-Ermenek veya Antalya-Anamur-Ermenek Karayolları
Konaklama
Ermenek'te 5 yıldızlı 1 adet otel bulunmakta
Yeme-İçme
Zeyve'de yörenin meşhur yemeği Saç Kebabı veya kiremitte Alabalık
Eğlence
Anamur Abdallarının çaldığı gırnata ve davul havaları eşliğinde oyunlar
Görülmesi Gereken Yerler
su değirmenleri suyun kaynağına gezinti



DİĞER KARAMAN YAZILARI
TÜMÜ

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 ARKADAÞIMA GÖNDER
 

YAZI İLE İLGİLİ YORUMLAR

cherkesh



22.08.2008 12:23
Otomasyon teknolojisinın yok ettiği usta çırak kültürünü, bizlere Anadolu'nun organik ürünlerini parmakları ısırtacak kadar olan lezzeti ve kokusunu, nasırlı ellerinde muhteşem yaratıcılığını paraya dönüştüren bir ustanın gözlerindeki parıltıyı ve tebessümü ; bizlere tozlu siyah beyaz eski bir filmin kareleri gibi hatırlattığın bu yazıda ... eskileri özleyen bir gencin küskün su değirmenlerine olan özlemini Zeyve ile aktardığın için teşekkürler .Çok duygulandım . On Puan ve gec farkettiğim bu yazıyı daha önce okumalıydım .
bosfor



04.09.2008 21:45
Zeyve pazarının halkının dertleri ve sevinçleri paylaşmaları, birleşerek zorlukları aşmaları bugün ne kadar uzak görünüyor. Sanırım yurdumuzda böyle yerler pek kalmamıştır. Çok güzel bir yazı olmuş tebrik ederim, tam puan.
Zeynep



05.02.2009 15:27
bu güzel yazı bizimle paylaşmanız çok güzel elinize sağlık
necatiekm



17.05.2009 21:45
Harika bir yazı. Keyifle okudum. Ailem 1934 de Ermenkten ayrılmış. Babam 12 yaşındaymış.
poetrey



18.05.2009 11:43
Keşke bu güzel azı birkaç fotoyla süslenseymiş. Kaleminize sağlık...
sazan



02.07.2009 22:33
Ermenek ve zeyve bu yilki kocaman 4 haftalik dev tatilimin icine girdi. Elinize saglik.
sazan



22.08.2009 01:03
Yaziya lafim yok emek cekilmis? Ancak o kadar yol cekmeye degermi bu baska bi soru isareti? Ben o kadar dolambacli yoldan sonra ciddi ciddi gozlerimin yerlerinde iki tur atmasini beklerken koskoca bi hayal kirikligi....!
NEŞE



08.03.2010 23:30
Böyle yerler kalmış mı bozulmadan?Ana kavşak noktaları dışında kalan bu tip yerlere özel akrabalık ilişkileri nedeni ile gidenler ve bize anlatanlar olmasa yine habersiz yaşamaya devam edecektik,teşekkürler,paylaşmanız çok iyi oldu.
ucon



08.09.2010 08:51
sigaralı amcayla teyzenin fotoğrafları çok hos
Toplam Kayıt: 9 Gösterim Adedi: ««  Önceki       Sonraki  »»
ARKADAÞIMA GÖNDER
Ana Sayfa | SSS | Yasal Uyarı | İletişim |   RSS
Copyright. All Rights Reserved. kendingez.com.