Kendingez » Ülkeler » İtalya » Roma » Kayıp Paranın İzinde Roma
6
Gezdiği Yerler:Almanya, Gürcistan, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya
Bu Yazının Gösterilme Sayısı : 0
Bu Yazıya Verilen Toplam Puan : 0

Kayıp Paranın İzinde Roma

Kategorisi: Genel
|
Gezi Tarihi: 23-04-2016
|
Yazı Tarihi: 26-01-2017

 

            Balkonumuza sarkan erik ağacı tomurcuklanırken, güneş bize hadi çıkın diye göz kırpıyor. Biz de uçuyoruz; tüm yolların çıktığı şehre. Gökyüzünde geçen iki buçuk saatin ardından Fiumicino havaalanındayız. Sabiha Gökçen’deki kargaşadan eser yok. Kapıdan çıkar çıkmaz, hemen ilerideki ATAC firmasının otobüsleri ile varmak için merkeze, kişi başı 5 euroya alıyoruz biletlerimizi. Kızımıza ‘bambino bambino’ diye seslenen görevli eşliğinde biniyoruz otobüse. Yaklaşık 50 dakikalık bir yolculukla, Kare Colosseum, Eataly avm, Caius Cestius Piramidi ve Colosseum’un yanından geçerek varıyoruz tren istasyonu Termini’ye .

 

Booking den aldığımız BW Hotel Royal Saniti buraya yürüyerek beş dakikalık mesafede. Yani şehrin her yerine ulaşacağımızı düşündüğümüz ana istasyon Termini hemen yanı başımızda. En ufak bir rahatsızlık hissetmediğimiz, bize her türlü kolaylığı gösteren otelimize yerleştikten sonra sıra; şehre şöyle bir göz atmada.

Via Nazionale caddesini takip ederek başlıyoruz yürümeye, ilk dikkatimizi çeken her yerde karşımıza çıkan içilebilir çeşmeleri. Muhteşem yapılı binaları ve renkli vitrinleri ile eğlenceli bir cadde. Elbette  sonunda bembeyaz mermerleri ile buradayım diyen Vittorio Emanuele Abidesi. İhtişamlı heykelleri, çıkarken kendini mühim hissettiren merdivenleri, ateşi üzerinde anıtı meçhul askeri, nöbetçileri, kenarlarında dalgalanan devasa bayrakları, korint başlıklı sütunları, sürekli ‘kenarlara oturmayın, tripot kurmayın! ‘ diye uyaran görevlileri ve burada olmak için gelen her renkten insanı; Birleşmiş İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele’yi onurlandırmak için hazır.

 

 Arkamızda bırakırken bir tarihi, karşımızdaki meydan Piazza Venezia’da ,tarihin en önemli balkon konuşmalarından birinin yapıldığı Palazzo Venezia karşılıyor bizi. ‘’İtalya, İtalya tümüyle ve evrensel olarak Faşist’’ sözleriyle 1935 de işte tam buradan seslenmiş devrin lideri Benito Mussolini.

 

 

 Gözümüzün alabildiğine yürüyerek tatmalı ilk gün şehri. Sık sık karşımıza çıkan  vespaların ve küçücük arabaların işaret ettiği daracık sokaklarında dolaşırken açıkmış olmalıyız ki,  tavuklu sandviçlerle buluyoruz kendimizi. Hava karamadan bira daha kaybolmalı caddelerde.  Neyle karşılaşacağını bilmeden yürümenin keyfi içerisindeyken ben, bir köşeyi dönünce eşimin sürpriz! demesi ile öylesine heyecanlanıyorum ki… İşte karşımda Fountain de Trevi. Fellini’nin La Dolce Vita filminden Anita Ekberg ve Marcello Mastroianni’nin ünlü sahnesi ile akıllarımıza kazınan Aşk Çeşmesi. Kalabalığı yarıp, selfie çubuklarının arasından geçerek ulaşmışken serinliğine, daha sonra yine geleceğiz diyerek veda ediyoruz tüm bu gürültüyü örten suyun sesine.

 

 

Aklımızda İspanyol merdivenleri başlamışken yürümeye, birkaç sokak ilerisinde Disney Store Mağazası cezp ediyor bizi eğlenceli vitriniyle. Daha ayağımızın tozuyla hediyelik bir hırka ve kızımıza da koca bir dinozoru kapıp, başlıyoruz birlikte yürümeye. O da ne? Yıllarca ilk günkü gibi ayakta durmasını sağlasa da pek hoşlanmıyorum şu tadilatların bizim zamanımızla çakışmasına. Evet oturamayacağımız İspanyol merdivenlerindeyiz. Olsun biz de fotoğrafını çekeriz.

 

            Biraz yorulduk, ilk günü bitirip eve dönme vakti, Spagna (İspanyol) durağından metro ile ulaşma niyetindeyiz. Anlamalıydık, metroya doğru yürürken bir kızın akordiyonuyla acı acı Titanic’in müziğini çalmasından, anlamalıydık bu tünelin sonunda bir şeyleri batıracağız. Kişi başı 20 € ’dan haftalık üç bilet almaktı amacımız. Ancak sadece İtalyanca yazan ATAC firmasının makineleriyle anlaşamadık. İtalya’da mafya, bilet makinelerine kadar inmiş olmalı. 60 € verip, elimizde sadece bir kişilik bilet ve para üstü olarak verdiği 6 € ile,  tabanlara kuvvet arşınladık kalan yolu. Makinede kalan 30 € sayesinde, karışan kafalarımıza mı, gururumuza yediremememize mi şaşkınlığımız?

 

           

Uyanır uyanmaz, kayıp paranın peşinde Termini istasyonunda bulunan danışma bürosuna derdimizi anlatmaya. Sonuç; bize verilen şikayet için ulaşacağımız sadece bir telefon numarası 06/57003…Gelmişken makinelere muhtaç olmadan alıyoruz  iki tane daha. Roma’da ne insanın canını sıkabilir ki?

            İki ülkeyi kucaklayan şehirde; birinden diğerine. İlk metro deneyimimiz, Vatikan hedefimiz. Çok uzun sürmüyor ters yöne gittiğimizi farketmemiz. Neyse ki elimizde haftalık biletlerimiz; istediğimiz kadar inip binebiliriz. İşte tam karşımızdasın Vatikan. Görkemli meydanı, bizleri kucaklarmış gibi duran çift sütunlu kenarları, girişindeki uzun kuyruğu ve müthiş güvenlik önlemleriyle sonunda içindeyiz St Peter’s Bazilikasının. Tom Hanks’in  baş rollerinde oynadığı Melekler Ve Şeytanlar filmini yaşar gibiyiz. ‘İşte burasıydı, şu meleğin işaret ettiği yön olmalı, işaretli mermer nerede’ gibi ister istemez ağzımızdan dökülen kelimler,  sanki burayı daha önceden gezmişiz hissini veren bir filmin başarısı olmalı. Burada olmak da; hayallerinin peşinde koşan bizim başarımız.

  Cam korumanın ardındaki Michelangelo’nun başyapıtlarından biri Pieta heykeliyle buluşmak, her karesi özenle işlenmiş duvarları, tüm azametiyle ortada yükselen sunağı, figürleri, tasvirleri ile bu havayı solumak öyle etkileyici ki… Sıra eğlenceli giysileriyle askerlerin nöbet değişimini izlemede. Görevlinin uyarısı ile tören sırasında ayağa kalkıyoruz hep birlikte. Çizgi film gibi öyle tatlılar ki. Yıllar öncesi sanki.  Bernini, Raphael ve Michelangelo kokan, sanat dolu bu meydanı bırakırken arkamızda kapanmadan yetişmeliyiz Galileo’nun güneş saati ve sarkacına. Santa Maria Degli Angeli bazilikasındayız. Bir yandan sarkacı anlamaya çalışıp bir yandan duvardaki oyuk, burçlar mevsimler, yerdeki işaretler derken karşımızda tavana kadar yükselen org çekiyor dikkatimizi. Kocaman. Bu nereden nasıl çalınır ki?

Sıra ikiz kiliselerin olduğu Piazza del Popolo’ da. Hemen karşısındaki tramvay  güzergahına göz atıp acaba  Grand Mosque gider mi diye düşünürken, en fazla aynı hatla geri döneriz deyip atlıyoruz içeri ve kısa bir turun arından dönüyoruz aynı hatla geri. Karşımızda ikiz kiliseler, oturmuşuz çeşmenin kenarına, akan suyun sesine muhteşem müziğiyle eşlik eden sanatçıyı alkışlarken,  birlikteyiz ve Roma’ dayız… Daha ne isteyebiliriz ki?

 Bugün de güneşe veda ederek yürüyoruz Piazza del Popolo’ dan Emanualle anıtına kadar. Tam karşı hizasında bulunan Cafe Napoleon’da bir  İtalyan pizzasıyla randevumuz olmalı. İşte günün son lezzeti.

 

            Yeni bir gün yine Vatikan’la buluşma. Erkenden çıktık yola. Dünden tecrübeliyiz tabii. Yol üzerindeki göçmenlerin tezgâhlarındaki uygun fiyatlar birkaç hatıralık eşyayı çantamızla buluşturuyor. Vatikan müzesine girişte, rezervasyonu olanların sağ taraftan insanın gücüne giden hızlı geçişlerini izlediğimiz yaklaşık yarım saatlik bir kuyruk maceramızın ardından saat 10:00 gibi, iki yetişkin bir çocuk toplamda 40 € ödeyerek artık biz de içerideyiz. Hayatımızda belki de göreceğimiz en güzel müzelerden biri olmalı. İçerideki insan akınına rağmen, öylesine büyüleyici, öylesine ışıltılı ki! İyi ki buradayız dediğimiz, dört bir yanımızı tarih ve sanatla çevreleyen, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Bernini, Raphael, Bellini’nin taçlandırdıkları bu müzede elbetteki en etkileyicisi Adem’in Yaratılışı ile Sistine Şapheli. Cennet ve cehennem,  Raphael’in Atina Okulu bir zamanlar hayalmiş gibi gelen, şimdi ise karşımızda olan muhteşem gerçekler.  Saatlerimizi almış, farkında değiliz. Her ayrıntı, her bir kare gün boyu bakmaya, düşünmeye değer. Kafeteryasında kahvelerimizi yudumladıktan sonra, yemyeşil bahçesinde biraz dinlenmenin vakti. Elbette burada da el ele tutuşmuş minikler, öğretmenleriyle birlikte öğreniyorlar burada tüm olan biteni. Kozalağın altından akan suyu, dünya heykeli ile birçok sanatsal yapı buraya da serpiştirilmiş. Elbette ki daha bitmedi. Şimdi alt odalardaki arabaların sergilendiği bölümde sıra. Burada Malta da okuyan bir gençle tanışıyor ve gezdiğimiz müzenin diğer bölümleri hakkında dalıyoruz sohbete. Kızımızın dikkatle izlediği, papa suikastının videosu ve sergilenen arabası bir köşede. Biz de  en az onun kadar anlam veremiyoruz geçmişteki bu acı anıya nedense? Yaklaşık altı saat sonra  spiralli muhteşem merdivenlerinden Vatikan müzesine elveda…

 

            Otele dönüp kısa bir soluklanmamızın ardından, tramvay ile Bocca della Verita; yani gerçeğin ağzının olduğu Santa Maria in Cosmedin’deyiz. Ne yazık ki 17:30 gibi kapanıyormuş kapıları. İşte burada; hemen demir parmaklıkların arkasında kilisenin revakına yerleştirilmiş, mermer üstüne yapılmış, insan yüzü şeklindeki kabartma yandan görülse de, bu lağım kapağı mı, yoksa bir çeşme parçası mı olduğu tam bilinmeyen, kimileri tarafından da bir inanışın tanrısına benzetilen bu şekli belki başka bir gün daha yakından inceleriz. Audrey Hepburn’un başrollerinde oynadığı Roma tatili filmindeki gibi…

 

 

            

Buraya kadar gelmişken yolu geçip M.Ö 120 yılına kadar uzanan, ortaçağda kiliseye dönüştürürlen yuvarlak şekilli Herkül tapınağının yüzyıllara dayanan mermerlerine dokunmalı. Sanki daha gösterişli olmalıymış da, biraz sakin kalmış gibi. Geriye dönüp kilisenin hemen arkasındaki İmparatorluk sarayının kalıntılarına bakan antik hipodrom Circus Maximus ta kısa bir yürüyüşün ardından, nehrin kenarında biraz dolaşıp geçiyoruz Tiber adasına. San Bartolomeo all’Isola da bir grup gencin müziği eşliğinde dinlenip,  yürüyerek Piazza Campidoglio da Capitol Müzesinin önündeki günün son fotoğrafı ile veda ediyoruz güneşe.   Adımlarımız Piazza Venezia ya kadar, Collesium durağında metro yetişiyor imdadımıza.

Dördüncü günümüzün sabahına uyanmışken, aklımızda dünden kalan yarımlar ve önce uzak mesafeler bitirilmeli diye yaptığımız araştırmanın sonunda önce metro ile ardından kalan yolu trenle alarak ulaşıyoruz Grande Mosqua.. İtalya’nın ve Avrupa’nın en büyük camisi. Afganistan’ın sürgündeki prens ve prensesi tarafından İslam ülkelerinden toplanan kaynaklarla, Roma’nın bağışladığı bu geniş  yeşillikler içindeki araziye yaptırılmış.  Camii içerisine ise  hem camiyi hem de İslam dinini anlatan görevlinin etrafında toplanmış bir grup öğrenci. Etkilenmemek elde değil.  Değişik mimari yapısı, bahçesi ve aksaydı daha da güzel olurdu dediğimiz su kanallı süs havuzuyla ziyaretimizi tamamlayacakken, alt kattaki görevliyi fark ediyor içimizdeki manevi havadan sıyrılıp, şu kaybettiğimiz para düşüyor yine aklımıza. Ne kaybederiz ki bir sorsak?  Arap kökenli görevliye teşekkür ederken bir kez daha anlıyoruz gidenin geri gelmeyeceğini. Paraya ulaşmaktan çok eğlencesindeyiz sanki. Hani belki bir ümit!

            

Şimdi Melekler ve Şeytanlar filminin başka bir sahnesinde Piazza Navona dayız. Tam karşımızda Bernini’nin dört ırmak çeşmesi. Buradaki onlarca insan gibi biz de hemen kameralarımıza sarılıp bu anı saklama telaşındayız. Bu mevsimde bile öyle sıcak ki.

Görmeyi en çok istediğimiz yerlerden birine doğru yol alıyoruz. İşte; mağrur azametiyle gülümseyen  Pantehon. Yunanca tüm tanrıların tapınağı ve dünyada döneminin en iyi korunmuş binası. Sütunlu kapısından girince  tavanındaki yuvarlak boşluk çekiyor bakışları kendine, ardından duvarları süsleyen heykelleri ve desteksiz duran yüksek kubbesi. Biraz soluduktan sonra içerideki havayı, ayrılmadan önce önündeki çeşmesiyle birlikte fotoğraflamalı bu muazzam yapıyı.

 

Campo de’Fiori yi de bir görmeli. Küçük küçük yan yana dizilmiş çeşitli dükkanlarla bir çeşit Pazar yeri. Hızlıca turladıktan sonra otelde kısa bir mola. Ardından tramvay ile ulaşıp Trastevere’ye, Cem Sultanın da tutsak kaldığı  Castel Sant Angelo’yu görmeli. Tiber nehrini meleklerle dizili küçük köprüsüyle  geçip dikiliyoruz karşısına. Ne bir ses ne bir soluk. Kapıları kapanmış çoktan , sadece duvarları kalmış bize bakan.

 

            Piazza del Popola’da ikiz kiliselere karşı yerken dondurmamızı bir de otobüsü denemek geliyor aklımıza. Binip  de iyi ki yolumuzu kaybetmişiz diyeceğimiz bir parktayız . Villa Borghese. Yürüyüş yolları, çocuk parkları, muhteşem göleti, çeşmeleri ve günün yorgunluğunu alan devasa ağaçları ile keşke daha çok vaktimiz olsaydı da tüm günümüzü ayırabilseydik diye iç geçirmiyor değiliz hani. . Piazza di Siena ya da şöyle bir göz atıp, belki de buradaki en muhteşem manzara ile capitol tepesinden veda ediyoruz güneşe.

            Gece dolaşıp İspanyol Merdivenlerinin arkasından, Piazza di Spagna da kayığı andıran çeşmesinin manzarasında doyuruyoruz karnımızı Pastificio’dan aldığımız enfes makarnalarla. Tadı hala damağımızda.

            Yeni bir günde denize varır mıyız acaba deyip erkenden tren istasyonunda buluyoruz kendimizi. Hareket etmesine bir saatten fazla var.  Vakit kaybetmemeli, denizden vazgeçmeliyiz belki de. Etaly AVM, hızlı tren istasyonu ve çevresini biraz dolaşıp, yol alıyoruz   Collesseum’a . Arthur Koestler’in klasiği Spartacus zihnimde. Bir savaşçıdan çok özgürlükçü bir filozof olmalı. İnsanların zihinlerindeki zincirleri kırmak, gladyatör savaşlarından çok daha çetin sanki onun için. Ve karşımızda tüm görkemiyle; Flavianus Amfitiyatro. Hayallerin gerçeğe döndüğü anlardan biri daha. Hemen karşısındaki küçük tepede oturup uzun uzun izliyoruz önce bu tarihi güzelliği.  Çepeçevre dolaşırken etrafını, girişindeki bitmek bilmeyen kuyruğu vazgeçiriyor içeri girmekten bizi. Hemen yanıbaşındaki Konstantin Takı’nın önünde atlı polislerle aynı karenin içinde yer alıp, birçok tuvale akan renkleriyle Collesseum a bir de sanatçıların gözlerinden bakıyoruz.

Tiber adasının kenarında yürümek öyle keyifli ki. Kendimizi yollara boyayıp,  bir kütüphaneye dalıyoruz merakla. Ziyaretçilere ayrılan kısmındayız. Hayatımda ilk defa görüyorum kurtçuklar tarafından delik deşik edilen yüzlerce tarihi kitabı. Tasnifi harika. Her bir bölüm başka bir dünya. Öyle hayran kalmışım ki, bizimkiler çıktığı halde, ben yerel bir kanalın çekiminin içinde kameraların karşısında buluyorum kendimi. Karşılıklı bir şaşkınlığın ardından kapalı kapıyı açtırarak dışarıda gülüşen baba-kızın yanındayım tüm mahçupluğumla.  Hemen kütüphanenin yanında evinin önünde sergileyip içine koyduğu bağış kutusuyla girişimcilik örneği sergileyen kişinin Fiat 500 arabasıyla tanışmayı da ihmal etmiyoruz tabii.

Santa Maria in Cosmedin’de deniyoruz tekrar şansımızı. Roma; kuyruklar şehri. Bu sefer kilise açık ama Bocca della Verita ile fotoğraf çektirmek isteyenlerin sırası yola taşmış. Kiliseyi gezip veda ediyoruz gerçeğin ağzına. Circo Massimo da  Antik Roma kıyafetleri arabaları ve gündelik eşyalarıyla gösteri yapanlar çekiyor dikkatimizi. Bu sürprizi kaçırır mıyız hiç.  Hemen aralarına karışıyoruz. Öyle içten davranıyorlar ki. Sanki onlardan biriyiz. Biraz onları izleyip sergi alanlarını dolaştıktan sonra ayrılırken yüzümüzde koca bir gülümseme.

 

Aklımıza gelince açlığımız, bir ara gözümüze takılan ama severmiyiz bilemediğimiz sebzeli lazanya ile bir tanışalım deriz. Lasagnam ; çok iyi. Romalılar hamurdaki lezzeti bulmuş. Halihazırda tok iken Palazzo Valentini ziyaret etmeli.  Burada karşımıza çıkan Traianus Sütunu öyle ilginç ki, İmparator’un Daçya’ya yaptığı seferlerini anlatan kabartmaların sarmal şeklinde işlendiği mermer neredeyse kırk metre yükseklikte. Bugün de bu sütunun etrafında dolaşırken gözden uzaklaşıyor günün son renkleri.

Dolu dolu geçen dört günün ardından uyanıyoruz hüzünlü dönüş sabahına. Otele yakın bir marketten aklımızdaki birkaç şeyi alıp valizlere yerleştirmek için koşuşturuyoruz. Elbetteki expresso makinası ve makarnalar. Artık hazırız. Otelin hemen önündeki duraktan Bus Shuttle ile kişi başı 6  € ile bir saatlik bize şehir turu gibi gelen yolculuğun ardından Fuimmicino hava alanındayız. Havalanırken muhteşem Roma manzarası içinde gözlerimiz Atac Firmasının şehir dışındaki merkezini arıyor bir an sanki!  

Daracık sokakların, iç içe geçmiş tarihin, uzun kuyrukların, lezzetli yemeklerin ve gezginlere sunduğun tüm kolaylıklarınla muhteşemdin Roma. Tadın damağımızda…

                        

 

Yazı ile İlgili Yorumlar