Kendingez » Ülkeler » Fransa » Paris » Paris Yosma Bir Kadına Benzer
Bu Yazının Gösterilme Sayısı : 6166
Bu Yazıya Verilen Toplam Puan : 96

Paris Yosma Bir Kadına Benzer

Kategorisi: Genel
|
Gezi Tarihi: 02-10-2007
|
Yazı Tarihi: 26-03-2009

Paris Yosma Bir Kadına Benzer*
   ÜŞÜDÜĞÜMÜ HİSSEDEREK gözlerimi açtım. Tren yavaşlıyordu. Merakla pencereden dışarı baktım. Soluk bir aydınlık vardı. Camın arkasından bir bir akıp geçen hayat yerini ihtişamlı kent Paris’e bırakmıştı. Soğuk ve güneşsiz bir on iki eylül sabahı şık bir istasyon olan ‘Gare d'Austerlitz’deydim. Sonradan öğrendim ki bu kentte bir sürü istasyon varmış. Hatta eski bir istasyonu müze yapmışlar ve ismine de ‘Musee D’orsay’ demişler. Güneyden gelenleri ağırlayan ‘Gare d'Austerlitz’ tam bir cümbüş yeriydi. Dün akşam güneşi de Nis’te unutmuşuz ki, burada güneşten eser yok. Kalbimin çarpıntısını dindirmek için bankın birine oturdum. Üzerime üşütmeyecek bir şeyler giydim. Uzun bir yolculuğun ardından elimi yüzümü yıkayarak uyanmaya çalıştım. Avuç dolusu suyu suratıma her çarpışımda, “Ulan Paris, bak seni görmek de varmış işin içinde!” diye avaz avaz çığlıklar atıyordum. Ben Paris’in buraya gelen zil takıp oynayacak kadar neşeli, mutlu misafirlerini davullu zurnalı bir törenle karşılayacağını sanmışsam da yanılmışım. Yok öyle bir şey. Meğer bu Paris’in de, Paris’e gelen her yabancının da asla belli etmek istemedikleri gözle görülmez bir kutlamasıymış. Paris öyle bir hoş geldin diyor ki insana, bu kente bir anda tutkuyla bağlanıp kalıyorsun.

Güne az önce başlayan büfeden aldığım çay ile kruvasanı ayaküstü yerken Parislileri izledim. Bir anda kalabalık bir grup çıkıveriyor ve hızlı adımlarla sağa sola dağılıveriyorlardı. Bu insanlar ne de erken getirmişler kışı diye söyleniyordum. Renkli kaşkolü olan sarışın kız gözünün ucuyla bana bakınca göz göze geldik. Sonra o, kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu. Pırıl pırıl saçları, kıpkırmızı dudakları vardı. Ben Paris’in mösyö ve matmazellerini Paris’ten önce sevmiştim.

Şu bizim ayçöreği ‘croissant’ olmuş bu yabancı topraklarda. Sabah kahvaltısının olmazsa olmazı, her yerde. Benim poğaça çaylı kahvaltılarım burada yerini sütlü kahve ve kruvasana bıraktı. Kruvasan hilal biçiminde, çikolatalı olanı daha lezzetli. Bu kruvasan Viyana kuşatması zamanında Osmanlı bayrağının hilalinden esinlenerek yaratılmış. Kim bilir belki de bir lokma da yutmak için.

Merdivenlerden yukarı doğru çıkarken ‘Gare de Australize’ yazısını özenle kadraja dâhil ederek istasyon binasının fotoğrafını çektim. Seine nehri çıkıverdi karşıma. Yolun karşısına geçmek için kırmızı ışıkta beklerken Eyfel Kulesini görürüm ümidiyle heyecanla etrafıma bakındım. Paris’in her yerinden görünen devasa metal yığınını göremedim. Köprünün üzerinde durup Sen nehrinin cismini, rengini çıkarmaya çalıştım sonra da karşı tarafa geçtim. Günün ilk saatleri olmasından dolayı herkeste uykulu bir canlılık vardı. Yürüyordum ama nereye gittiğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sabahın mahmurluğunu üzerinden atmasını beklercesine ara sokaklara daldım, insanları izledim. Bu kentin sokaklarında yürürken buzlarımın eridiğini hissettim. Paris’teydim; Victor Hugo’nun dediği gibi ‘Uygarlığın deniz feneri’nde veya Oscar Wilde’in, Hemingway’ın romanlarını yazdığı kentte, sokaklarında neşeyle elimi kolumu sallayarak dolaşacağım kentte…

Sokağın birinde küçük bir kamyonetten markete malzeme taşıyorlardı. Önümden siyah takım elbiseli bir beyefendi bisikletiyle hızlıca geçiverdi, kafamı arkaya çevirip öylece bakakaldım. Bisikletin ön sepetliğine de çantasını koymuştu. Ne yalan söyleyeyim, gıpta ettim o bisikletliye. Biraz daha yürüdükten sonra yolun kenarında, karanlık tonların hâkim olduğu anason kokan bir bara girdim. En yakın internet kafenin nerde olduğunu çantamdan çıkardığım ‘Lonely Planet’ Paris haritasını açarak sordum. Koskoca bardakları ile bira içen göbekli iki kişiden biri Fransızca bir şeyler söyledi. İngilizce bilmiyorlardı. Almış olduğum üç yıllık Fransızca derslerine rağmen Fransızcam ‘bonjour’ demekten öteye gitmiyordu. Galiba o göbekli adam konuşurken onu anladığımı düşünüyordu, çünkü ‘bonjour’ diyerek muhabbete başlayıp İngilizce devam etmiştim. Biraz çakırkeyif, o iki Fransız’ın gösterdiği yola çıktım ve bir manavın yanındaki internet kafeye girdim. Burada fazla zaman kaybetmeden Paris’te başımı sokacağım yeri ayarlayıp doğruca oranın yolunu tuttum. ‘Place de la Bastille’e çıkıp oradan da ‘Rue de Belfort’ caddesinin sonuna gidecektim. Ansızın esen eylül rüzgârı kaldırımlara yeni yeni düşen kurumuş yaprakları savuruyordu. Nazlı, soğuk, sessizce uğuldayan yabancı bir esinti suratımı okşayarak bedenime doğru sönüp gidiyordu. Ne iyi etmiştim de buralara eylül ayında gelmiştim. İyice yorgun düşmüş eylül güneşi insanı ne kan ter içinde bırakır ne de üşütür, yazdan kalma günleriyle sonbaharın ilk anlarını güzel güzel yaşatır insana. Güz mevsiminin ilk demlerinde, eylülde gitmek gerek, eylülde…

Dükkânlar açılmamıştı henüz, yüksek binaların gölgesinde kalan kaldırımlar daha soğuktu. Ben de azıcık da olsa güneş gören kaldırımlarda yürümeye özen gösteriyordum. Bu kenti seveceğim başından belliydi. Bastille Meydanı’nın ortasındaki 1830 devriminin anısına yapılan Temmuz Anıtı(Colonna de Juliet)’na ve Opera Binası’na bakakalmıştım.  Burası bir sürü sokağın kesişme noktasıydı. Sözü sazı yerinde, boylu poslu, centilmen bir Fransızın bana eşlik etmesiyle otele giden doğru yolu buldum. Daha doğrusu bu centilmen Fransız, “Önce iki dakikada ben şuradan bisikletimi alayım sonra caddenin sonuna kadar beraber yürüyelim,” dedi. Altı dil biliyordu fakat bunların arasında Türkçe yoktu. Kaldığım yer Paris’in heyecanlı meydanlarına uzak, ara bir sokağın sonundaydı. Resepsiyondaki mösyö sıcakkanlı bir Mısırlıydı. Sırt çantamı odama bırakıp, bir nebze olsun kendime geldikten sonra Paris’in sokaklarına lapa lapa düşüverdim.

Paris ihtilallerin kenti; Bastille meydanı da, Concorde meydanı da enternasyonel marşların çalındığı direnişin, özgürlüğün meydanları. Zamanında bu meydanların sokaklarını hınca hınç dolduran öğrenciler ve işçilerin hep bir ağızdan özgürlük, eşitlik diye bağırdıkları yerlerde ben şimdi büyük bir hayranlıkla yürüyordum. Bastille Zindanı’nın yerindeki gösterişli anıt da o günlerden kalma bir özgürlük simgesi. Bu tarihi meydanın önünden her geçişimde o anları düşünüyordum. Bir de şimdiki haline bakıyordum; köşe başındaki kahvenin önünde dans gösterisi yapan gençler, el ele, gönül gönüle tutuşmuş sevdalılar, dünyanın yedi iklim dört bucağından gelerek Paris’e kalbini kaptırıp bu meydanı mesken tutanlar...

Paris öyle zannedildiği gibi ucu bucağı görünmeyen bir yer değil. Kalbinin attığı yer beş on adımlık bir mesafede. Sen Nehri’ni iki kola ayıran ‘Ile de la Cite’ ve ‘ile Saint-Louis’ adacıkları Paris’in doğum yeri. Sen nehri üzerindeki otuz yedi köprü bu kentin debdebeli tarihini anlatıyor. Irmağın kenarında oturup uzun uzadıya dinlemek, hasbıhal etmek gerek. Savaşmayı, sevişmeyi ve inşa etmeyi sevdiğini söyleyen IV. Henri, Paris’in biçimsel değişimde büyük rol üstlenmiş. Paris bugünlere dişiyle tırnağıyla kazıyarak gelmiş.

Notre Dame katedraline gitmek için yola çıkmış fakat her köşe başında muhakkak ilgilenilmesi gereken bir şeyle karşılaştığımdan, katedrale daha varamamıştım. Bu şehir avuçlarıma sığmıyordu. Zaten Paris ele avuca sığmaz. Sen nehrinin kenarında yürürken hangi taşın altına elimi koyduysam o an şaşkınlıkla donakalıyordum. Bilhassa bu nehrin köprülerini, kenarına sıralanmış kitapçılarını ve banklarını daha fazla sevdim. Dörtyüz yıllık bir gelenekmiş bu Sen nehrinin her iki yakasına sıralanmış kitapçılar. ‘ Pont Royal’ ile ‘Pont de Sully’ arasındaki sahaflar büyük bir özveriyle nadide kitapları, bazılarının asıllarını, posterleri, kült romanları ve benim de bir tane aldığım değişik rozetleri bir araya getirerek buradan geçenlere görsel bir şölen yaratıyorlar. Notre Dame katedraline ‘Pont Saint Louis’ köprüsünün her iki yakasındaki sokak müzisyenlerini dinledikten sonra bir merhaba diyebildim. Şaşalı bir yer Notre Dame katedrali fakat şunu da itiraf etmeliyim ki ben artık katedrallerin velveleli heykel kalabalığından ve mat taşlarından sıkılmıştım. Gotik tarzdaki ilginç yapısı dikkat çekiciydi. Sıraya girerek gittikçe daralan merdivenlerden çan kulesine kadar çıktım. Tepeden Paris’i izledim. Yine de gül pencereleriyle, tuhaf heykelleriyle Notre Dame katedrali görülesi bir yerdi.

Gelgelelim ‘ Musee du Louvre’denilen 13.yüzyıl başlarında kale olarak inşa edilen, bir zamanlar saray olarak kullanılan, şimdilerde ise dünyanın en muazzam müzelerinden biri olan yere. Her şey gizemli cam piramidin altından dokuz papele aldığım biletle başladı. Danışmadaki bayan adeta elimden tutup Louvre Müzesi’ne ilk adımın nasıl atılacağını anlattı. Burası Paris’in içinde bambaşka bir Paris, hatta Paris içinde bir dünya daha. Anladım ki burası saatlerce gezmekle bitirilip tüketilemez, uzun günler gerek. Her şeyiyle mükemmel olan müze gönül alıcıydı. Böyle bir yer karşısında insanın afallamaması elde değildi. Louvre müzesi artık bana bir sürü şey çağrıştıran  ‘Richelieu’, ‘Sully’ ve ‘Denon’ isimleriyle yükseliyor. Her bir katında dünyanın bir köşesinden nadide eserler var. İslam sanatları, heykeller, Mısır antikaları, Roman ve Yunan medeniyetlerine ait eserlerin her biri özene bezene, güzelce müzenin her tarafına dağıtılmış. Leonardo da Vinci’nin paha biçilmez tablosu ‘Mona Lisa’nın önünde bir yığın insan vardı. Ben de o kadar çok yaklaşamasam da, kadının gizemli gülümsemesine baktım uzun uzun. O kalabalığın arasından Mona Lisa’ya hayranlıkla bakarken şimdi Gaziantep müzesinde sesiz sedasız duran ‘Çingene Kızı’nı düşündüm. Da Vinci’nin Mona Lisa’sı ile Zeugma antik kentinin gizemli yüzü Çingene Kızı arasında tuhaf bir bağ kurmuştum. Tanrısal güzelliği olan her iki eser karşısında aynı duyguları paylaşmıştım. Antikçağın ölümsüz aşk hikâyelerinden biri miydi Çingene Kızı, öyle değil ise kimdi? Ya Mona Lisa? O anlaşılması imkânsız, biraz mağrur, biraz aşk dolu bakışlardaki çekicilik, bir okyanus kadar derin gözler, bunları seyreden bir insanı bir anda kendine bağlayıverirdi. Yıllar yılı sakladıkları tüm bilinmezlikleriyle beni baştan çıkaran bu eserlere, yarattığım dünyamda el üstünde bir yer vermiştim.


Çingene Kızı, Gaziantep Arkeoloji Müzesi.



Bana sorarsanız Louvre Müzesi’nin en güzide tablosu ‘Medusa’nın Salı (The Raft of Medusa)’dır. Romantizmin ikonu olan bu eserde Theodor Gericault gerçek bir olayı resmetmiş. 1826 yılında yüz elli askeri ile beraber Fransız firkateyninin Senegal açıklarında batması sonucu askerler küçük bir sala sığınırlar ve on üç gün boyunca aç, susuz şekilde kurtarılmayı beklerler. On üçüncü günün sonunda askerler salın üzerindeyken bir kurtarma gemisini fark ederler fakat kurtarma gemisi salı görmeden öylece yoluna devam eder ve iki saat sonra aynı gemi, Argus, yeniden gözükür ve hayatta kalan on kişiyi kurtarır. Gericault tuvaline her fırçayı ince eleyip sıkı dokuduktan sonra vurmuş. Tablonun oluşturulması esnasında uzun süren bir hazırlık çalışması olmuş; hayatta kalanlarla konuşulmuş, stüdyoda kadavralarla çalışılmış ve model olarak ressam arkadaşları kullanılmış. Tablodaki bulutların karamsarlığı, dalgaların hırçınlığı, bir avuç insanın kurtulma ümidi, ışık, gölge her şey kusursuz şekilde, uyum içinde yerini almış. Salda, hezeyan içindeki bir kısım insan, çok uzaklardaki kurtarma gemisine büyük bir ümitle ellerindeki şalları sallayarak, var güçleriyle bağırarak seslerini duyurmaya, varlıklarını fark ettirmeye çalışırken, birileri acı içinde kıvranıyor, birisi de kucağındaki cesedi asla bırakmak istemeden kendi yalnızlığında derin derin düşünüyordu. Gericault bu eserinde politik ve sosyal bir olayın, kendi kaderiyle baş başa kalmış bir hayatın tüm gerçekliğiyle nasıl tuvale aktarılacağını gayet başarılı şekilde göstermiş.

Tüm canlılığıyla beni etkileyen tablolardan bir diğeri de İtalyan ressam Paolo Veronese’nin ‘The Wedding Feast at Cana’ adlı eseriydi. Şimdiki İsrail’in kuzeyinde ve Şeria nehrinin batısında kalan Celile bölgesinin Kana köyündeki bir düğün yemeği, Yeni Ahit’te geçen mucizevi bir olay resmedilmiş. Şölenin sonlarına doğru şarabın bitmesiyle İsa hizmetçilere, “Küpleri su ile doldurun ve şimdi çıkarıp ziyafet reisine götürün,” der. Onlar da götürür. Ziyafet reisi en iyi şarabın en sona saklanıldığını söyler. Su lezzetli bir şaraba dönmüştür. Tablodaki dikkate değer ince ince ayrıntıların farkına varınca tapılası bir eserle yüz yüze olduğumu anladım. Masa başındaki renkli kostümleriyle misafirler, ön taraftaki müzisyenler, bir Osmanlı padişahı edasıyla kuşanmış biri, gelin ve damat, hizmetkârlar, kadehte şarap uzatan siyah çocuk, arka taraftaki bulutlar ve mavi gökyüzü, kule, balkondaki eti hazırlayanlar, masadaki şeker ve meyveler tüm güzelliğiyle gizemlerini saklamayı başarmıştı. Yüz otuz kişinin olduğu bu yemekte hiç kimsenin açık şekilde konuşmadığı fark ediliyordu. Yemek esnasındaki sükûnet özellikle korunmuş. Eser 1563 yılında on beş ayda tamamlanmış ve 1797 yılında Napolyon’un askerleri tarafından Paris’e getirilmiş. Renklerdeki canlılık ve güç, resmi oldukça temiz ve keskin gösteriyordu.

İnsanı geçmişteki görkemli anlara sevk eden bu olağanüstü sanat eserleri karşısında büyülenmiş bir vaziyette, durmadan, kendi kendime, “Bir insana böyle bir şey yaptıran sebep ne olabilir?” diye söyleniyordum. Gerçekten her bir yapıtta mest edici bir tazelik vardı. Sanki birazdan hayat bulacakmış gibiydiler. Louvre müzesinin sayamadığım bölümlerinden çıkıp bir diğerine giriyordum, yorulduğumu hissettim ve her iki tarafı yine eşsiz tablolarla dolu bir bölümün ortasındaki oturma yerine kendimi atıp iyice bir soluklanmaya çalıştım. Eserlerin eşsizliği karşısında afallamış bir şekilde burada otururken, simaları tanıdık iki yüz gördüm. Kimdi bunlar derken hatırladım ki bu hanımefendiler Nis’te tanıştığım İngiliz kızlardı. Tesadüfe bak sen, kalk üç gün sonra Paris’te göz göze gel. Ne küçük bir dünyada yaşıyoruz. Onlar da şaşırdılar, “Siz Barselona’ya gitmeyecek miydiniz?” diye sordular. “Bilet bulamadık,” dedim. Louvre müzesinin orta yerine kurulup Paris’ten, Nis’ten konuştuk.


            

Lüksemburg Bahçesi’nde güneşlenenler, Paris.


 

Nasıl olduğunu anlayamadan kendimi ‘Jardin Des Tuileries’de buldum. Müzenin hangi kapısından nasıl çıktım bilmiyordum. Müzede her eser karşısında ayrı ayrı yaşadığım hayranlığı üzerimden atmak istercesine çimenlerin üzerine uzanıp gökyüzünü izledikten sonra Paris’in rastgele bir kahvesinde demli bir çay içmek üzere yola koyuldum. Paris’te ismini bilmediğim, neşe dolu, hayat dolu, görmüş geçirmiş iki yolun kesiştiği noktadaki bir kahveye girip boş bulduğum ilk masaya oturdum. Aslında gönül ne çay istiyordu ne çayhane, gönül bir dost istiyordu, çay bahaneydi. Oturup bir Parisliyle havadan sudan konuşuruz diyordum. Baktım ki muhabbet edecek biri yok, ben de apayrı bir havası, apayrı insanları olan bu kentin kahvesinde bir şeyler yazayım dedim. Ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu, etrafta olup bitenleri yazacaktım. Kurşun kalemimi çıkardım. Keşke cebimde taşıdığım bir çakım olsaydı diye söylendim, kalemin ucunu açacaktım. Ama benim hiç çakım olmamıştı. Kalemtıraşım vardı. Kurşun kalemi masaya koyup elime siyah tükenmez bir kalem aldım. Bunları yaparken de bir bir kelime seçmeye çalışıyordum. Aklıma bir şey gelmiyordu. Kolumda saatim olsaydı, saniyenin o tik tak gidişatına bakıp belki bir şeyler yazabilirdim diye düşündüm. Akrep ve yelkovanın hayatlarından bahsederdim ama saatim de çantamda idi. Bir kez daha düşündüm, taşındım ve tamam dedim, şöyle bir etrafıma bakınmam yeterli olacaktı. Tek başına oturan incecik pembe dudakları, boncuk mavisi gözleri, bir servi ağacı gibi kusursuz bacakları olan bir Fransız matmazeli gözüme kestirmiştim, ondan bahsedecektim. Yazacaklarımı düşündüm, ben düşünürken de geniş alınlı, saçları tamamen ağarmış, bir kartal kadar keskin gözlere sahip, fikir adamı gibi duran yaşlı bir amca titreyen eliyle pantolonun arka cebinden öylece çıkardığı mendili ile gözlerine doğru inen terini, bir yaraya pansuman yapar gibi alnına hafif hafif dokundurarak sildi ve mendili yerine koydu. Niye böyle ecel terleri döküyordu bilmiyordum. İşte bundan bahsetmeliyim dedim, Paris’te arka cebinde taşıdığı mendili ile terini silen fikir adamından. Böyle bir insana az rastlanılırdı. Çevremde o kadar şey dönmesine rağmen kelimeler takılıp kalmıştı. Bir kelime bile yazamamış olmama içerlemiştim. Bazen süt liman olan, bazen de azgın bir boğa gibi hırçınlaşan duygularımı yine zapt edemiyordum. Durmadan kâh Paris’in bir kahvesinde dertsiz tasasız oturuyor olmanın mutluluğu, kâh burada bir şey yazamamış olmanın vermiş olduğu beceriksiz, bir işe yaramaz benlik düşüncesi dem vuruyordu. Bu kentin kahvesinde Parisliler hakkında doğru düzgün bir şey yazamadım, bari kahvelerinden bahsedeyim dedim. Müzelerde bir ülkenin mazisine tanıklık etmek ne denli mühim ise, kentin kahvelerinde oturup bir fincan çay kahve içmek de o denli mühimdir. Hele bunun yanında hoşbeş muhabbet edebileceğim kent ahalisinden birine tesadüf etmişsem, keyfime diyecek olmaz. Kahvehaneler bir kentin aynasıdır, orada bir yığın mazi, bir yığın gelecek sessizce durur. Şimdi kahvelerden bahsetmişken Gaziantep’teki Tahmis kahvehanesinden bahsetmemek hiç olmaz. Tahmis kahvehanesi gibi bir yerin emsaline dünyanın başka bir yerinde tesadüf edilir mi bilmiyorum. Bu, yılların eskitemediği asırlık kahvenin bir köşesinde oturup loş ortamında bir menengiç kahvesinin tadına bakarken, mazisindeki müdavimlerini düşünürken aldığım keyif ne Paris’in kahvelerinde, ne de dünyanın başka bir yerinde vardır. Sesimi çıkarmadan buradan çıkıp otel odamın yolunu tuttum, güneş ağır ağır toparlanıp bir yerlere gitmişti. Peşinden, ışıklar kentinin sokak lambalarıyla aydınlandığı bir karanlık çöktü.

Tahmis kahvehanesi, Gaziantep

Günün bitkinliğini güzel bir uykuyla üzerimden atmıştım. Sabah her ne kadar erken kalkayım dediysem de sokağa çıkmam on biri bulmuştu. Güneşin kendini cömertçe sergilemesine rağmen hava serindi. Sirrus bulutları yükseldikçe yükselmiş, rüzgârla beraber sürüklenip gidiyordu. Bir de gökyüzünün kenarında köşesinde  gösterişli  taht gibi duran bir tutam bulut vardı. Daha Paris’teki üçüncü günüm olmasına rağmen sanki uzun süredir burada yaşıyormuş gibi hissediyordum, Parisliydim artık. Elimle koymuş gibi bulduğum Austerlitz Garı’ndan ertesi gün için Brüksel’e bir bilet alma niyeti içinde meydandaki kahvede kahvaltı yaptım. Burada bir ikinci mevkii yolcusu için yüklü bir hesap ödedim. Aslında cebimdeki metelikleri burada bırakacağım başından belliydi ama neden girdiysem buraya bir daha çıkamamıştım. Bir şekilde cebimdeki metelikler suyunu çekmeden eve dönmeliydim. Gardaki sırada yedi sekiz dakika bekledikten sonra Brüksel biletimi aldım. Austerlitz İstasyonu’ndaki o sarışın biletçi hâlâ hatıralarımda. İncecik parmakları, düzgün manikürlü kırmızı ojeli tırnakları vardı, kirpikleri de rimelli idi. Pek güzeldi. İki dirhem bir çekirdek bu Fransız bayanı nasıl unutabilirdim ki? Keşke bir kerecik daha biletçi kızın gözlerine uzun uzun bakabilsem. Dediğim gibi ben Paris’in mösyö ve matmazellerini Paris’ten önce sevdim.

Üstadım ben Paris’te dolanırken bu şehrin yosma bir kadına benzediği kanaatine vardım. Neden mi? Evvela şunu söyleyeyim; bu kent güzelliğiyle insanın aklını başından alıyor. Paris süsüne, edasına fazlasıyla düşkün bir kent. Her yanında apayrı bir çekicilik var. Tüm gönül serbestliği ile Paris’i nasıl yaşamak geçiyorsa öyle yaşamak gerek bu kenti. Kafanın estiği gibi. Ben bütün bunları Lüksemburg bahçesinde, güneşin tam tepede olduğu, etrafı parıl parıl ısıttığı bir anda düşünüyordum. Çırılçıplak hayallerimle bir düşten diğerine atlıyordum. Paris parklarıyla, bahçeleriyle, meydanlarıyla bambaşka güzel. Havanın biraz sıcak olmasını fırsat bilen Parisliler bu bahçeyi doldurmuşlardı. Kimileri güneşli eylül günüyle yüz yüze gelmiş, kimileri de bir heykel gölgesine tünemiş kitabını okuyordu. Ne de çok heykel vardı bu bahçede.

Işıklar kenti Paris anlat anlat bitmez. Şimdi gel de sen bu kenti kelimelerle tasavvur et. Paris’in bütün sokaklarında eğlence, sanat ve her şeyden önemlisi özgürlük gırla gidiyordu. Pazarlarda, köşe başındaki küçük kahvelerdeki bulduğum abur cuburlarla açlığımı bastırıp yürü ya kulum dedikten sonra; ‘Basilique du Sacre Coeur’muş, ‘Pantheon’muş, ben kepçe Paris kazan dolanıp duruyordum. Bir üniversitenin önünde banka oturup siyaset bilimi okuyan Parisli kızlarla ayaküstü Avrupa Birliği muhabbeti bile yaptım. Paris’e hoşça kal deme vakti geldiğinde ise ben, ‘Tour Eiffel’e nazır çimenlerin üzerinde piknik yapıyordum. Fransız Devrimi’nin 100. yıl anısına inşa edilen Eyfel Kulesini bulana kadar akla karayı seçmiştim. Bildik yollardan gitmeyi sevmem ben. Ara sokaklarda yürürken, oradan buradan gideyim derken az daha kayboluyordum. Ama sonunda bulmuştum bu devasa metal yığınını. Gustave Eiffel’in eline sağlık, iyi bir iş çıkarmış. Tabii ki yapımı sırasında çalışan işçilerin de eline sağlık. Şimdi Eyfel Kulesi olmasaydı ben burada olmazdım. Bakmayın siz Guy de Maupassant’ın veya zamanın da kuleyi sevmeyen Parislilerin söylediklerine. Kimileri sokak lambasına, kimileri de fabrika bacasına benzetmiş ama Paris demek ‘Tour de Eiffel’ demek.

Adet yerini bulsun diye geldiğim ‘Champs Elysees’ caddesinde boylu boyunca yürüdükten sonra Paris’e elveda diyecektim. ‘Arc de Triomphe’un önünde giyimleri, kuşamları, müzikleri güzel bir bölük asker törendeydiler. Caddenin geniş kaldırımlarından bir yığın insan akmaktaydı. Vitrinlerdeki albenileri seyrederek aşağı doğru yürüdüm. Caddenin bir başından diğerine, belki park yeri arayan belki de anın tadını çıkaran son model arabalar gidip geliyordu. Paris’e hoşça kal demek benim için oldukça zor olacaktı. Paris’le bu denli haşır neşir olacağımı hiç tahmin etmezdim. Hadi bakalım, birkaç günde dallanıp budaklanıp kök saldığın bu şehirden ayrıl.

Zaman su gibi akıyordu. Gitme vaktimin geldiğini hatırlayıp saatime baktığımda Brüksel treninin kalkmasına sadece kırk beş dakika vardı. Fakat ben hâlâ o ünlü caddenin geniş kaldırımlarında başıboş yürüyordum. Uluorta laf attığım Parislilerle aramda tuhaf bir bağ oluşmuştu. Sevmiştim bu kenti, kentin insanlarını… Ama bir şekilde yeniden yollara düşmeliydim.

Otelden çantamı alıp, hızlıca kendimi sokağa atıp, resepsiyondaki mösyönün söylediği gibi taksi durağına doğru yürüdüm. Bir taksi geldi ve on beş papele anlaşıp  bindim. ‘Gare de Nord’ta hem Paris’e hem de Ayşe’ye hoşça kal diyecektim. Taksi şoförümüz neşe dolu, eğlenceli bir Kongoluydu. Otuz yıldır Paris’te yaşıyormuş. Her ne kadar etrafa gülücükler saçıyor olsa da, ben Brüksel trenini kaçıracağımı düşündüğüm için endişeliydim. Dahası, fazladan on beş papel taksi ücreti kanatlanıp uçacaktı. Bizim Kongolu şoför sürekli havadan sudan bahsediyordu. Sadece Kongo dilini ve Fransızca bildiğini İngilizce söylüyordu. Çocuklarının birisi okumuş, doktor olmuş ve şimdi de Kongo’ya çalışmaya gitmiş. Trenin kalkmasına on dakika kaldığını hatırlatınca, trene yetişebileceğimizi fakat yine de hep beraber Allah’a dua etmemiz gerektiğini söyleyip şöyle devam etti:

“İstasyonun önünde vakit kaybetmeden seni indirip çantanı vereceğim. Bize hoşça kal dedikten sonra doğruca istasyona gidip o trene bineceksin.”

Söylediği gibi oldu her şey. Ayşe Gare de L’est’den Frankfurt’a gidecekti. İstanbul’da görüşmek üzere vedalaştık. Ama maalesef bir daha Ayşe’yi göremedim. Şimdi Ayşe, anılarımdan başka nerede bilmiyorum, belki de söylediği gibi eğer metelik işini hallettiyse otostopla Güney Amerika’yı dolaşıyordur.

Arkama bakıp el salladım. Biletimde yazılı olan 16. platforma soluk soluğa vardığım vakit ortada ne tren ne de yolcu vardı. Yan platformdaki bir yük treninin iki vagonu arasında çalışan siyah tulumlu, yeşil kasklı, eli yüzü kirlenmiş siyah bir adama Brüksel treninin nerede olduğunu sordum. O adam işini gücünü bıraktı ve yağlı eliyle elimdeki bileti aldı. Garın ortasındaki ışıklı tren programına baktıktan sonra beni Brüksel’e götürecek trenin yanına koyuverdi. O an ki ümitsiz vaziyetime acımış olmalı ki, bana dünyanın iyiliğini yaptı. Büyüksün adamım!

Gördüğüm ilk vagona kendimi atmak istediysem de görevlinin sürekli bir sonraki vagona demesi ile sondaki vagonların birisine binebilmiştim. Pencere kenarındaki otuz dört numaralı koltuktaydım. Tren sessiz ve hızlıydı. Düz bir arazide ağaçların, yeşil tarlaların, fabrikaların, hayallerimin arasından ilerlerken ben Paris’i düşünüyorum. Gözlerimi kapatıp öyle devam ettim düşünmeye. Hakikaten Paris bir şenlikmiş.

Ulan Paris, ulan gözünü sevdiğim Paris, şimdi eğri oturup düzgün konuşalım, sen adamı yoldan çıkarırsın be!




* Mart ayında yayımlanan "İspanyol Merdivenleri/Trenle Avrupa Yolculuğu" isimli kitabımdan bir bölüm.

 

Yazı ile İlgili Yorumlar

- EYLÜLADA 26-03-2009 12:48:24

Ümit Bey öncelikle hoşgeldiniz. Yazıyı okurken, "çok iyi bir gezi edebiyatı" örneği diye düşünmüştüm içimden. Yanılmadığımı, yazınızın sonundaki not pekiştirmiş oldu. Ufkunuza sağlık! Kitabınızı arayacağım.
- cherryblossomgirl 26-03-2009 13:15:27

Ümit bey sitenin editörü olarak sitemize hoşgeldiniz demek isterim. Değerli yazınızı bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Devamını da bekleriz :)
- asust 26-03-2009 13:43:13

Ümit Bey, Paris'i gözlemleyişinizdeki ustalığınızla, Zeugma'daki Çingene kızı ve La Jakond'un ortak özellikleriyle, harika bir yazı yazmışsınız...Her iki resimdeki kahramanın bakışları aynı gizemli gülüşle asırlardır düşündürüyor insanları...Sanki cinsiyetsiz ve sadece insanı anlatan bakışlar...Saf, alaycı, temiz, sofistike, durgun,canlı...Tümüyle çelişkili ifadelerin biraraya getirilişini, insan olma hallerinin sonsuz çeşitliliğini hem kenti anlatırken, hem de birleştirdiğiniz ögelerle ustaca anlatmışsınız. Sizin yazınızı okumak büyük bir zevk oldu...Hoşgeldiniz. Kitabınızı okumayı çok isterim. Teşekkürler...
- tütü 26-03-2009 14:26:22

"Paris anlatılmaz yaşanır" çok doğru,ama bu yazınızla da hayali bir tur yapmış oldum. Duygularınızla , heyecanlarınızla öyle güzel aktarmışsınız ki. En sonunda da Brüksel trenini kaçırma ihtimaliniz, geçen bahar Madrid Barajas Havaalanında İstanbul uçağını kaçırma telaşıyla , katlar ve terminaller arası ı koşturma heyecanını yeniden yaşattı bana.. Bu arada hayal kırıklığı olacak belki sizin için ama Zeugma 'nın Çingene Kızı'nın erkek olduğu ihtimali çıktı ortaya(!!!!) Bu güzel yazıların devamını bekleyeceğim, hoşgeldiniz......
- oymakas 27-03-2009 10:22:41

Paris her mevsimde ayrı güzellikler sunan bir şehir. Bu Zeugma'daki çingene kızı mozaiğinin de son zamanlardaki haberlerde aslında bir erkek olduğundan söz ediliyor. Ne kadar doğru bilmiyorum.
- enise 29-03-2009 18:34:08

Sevgili Ümit aramıza hoşgeldin.Yazını parça parça okuyabildim.Ancak Paris'e gitmek şart oldu.Yüreğine sağlık...
- BÜLTER 31-03-2009 13:37:10

evet güzel bir gezi edebiyatı olmuş.
- Allegra 07-04-2009 22:59:37

İki hafta sonra Paris'e gideceğim, öncesinde bu yazıyı okumak öyle iyi geldi ki... Elinize sağlık gerçekten çok güzel, çok etkileyici...
- NEŞE 14-07-2010 22:24:23

Çok güzel bir yazı...İlgi duyduğum birçok şey var bu yazıda,hele Louvre daki tabloları öyle güzel aktardınız ki,birkaç tablo daha okusaydık dedim kendi kendime..Kentin kozmopolit yapısı da çok güzel anlatılmış,çok teşekkürler...
Yurtiçi ve Yurtdışı uçak biletlerinizi www.biletbayisi.com dan alın, THY, Pegasus, Atlasjet havayollarından daha ucuza uçak bileti satın alın!
Haberler
Etkinlikler
Foto Analiz